Devlet, Zorunlu Eğitim ve Sosyal Kontrol- 1

Okul zorunlu ve önkabullü bir hapishane midir? Müfredatı sadece itaat üzerine şekillenmiş bir eğitim süreci aslında neyi hedeflemektedir? Okulun, aslında kişisel gelişimle mi, yoksa emirlere uymanın nasıl olacağıyla mı ilgilenmesi gerektiği sorusunun yanıtı ne olmalı?

Toplumsal yapının ve güvenliğinin sağlıklı devam edebilmesi adına o toplumda yaşayan bireylerin sözü edilen kurallara ve güvenliğine uymak için konulan kurallara tabi kılınması önemlidir. Herhangi bir kurala uymamak gibi bir sapma söz konusu olduğunda müdahale edebilecek ve uyumlu davranışlar sergileyebilmesinin sağlayacak mekanizmalara ihtiyaç vardır. İşte bu noktada, biçimsel olmayan, resmi olmayan yapıların inşası söz konusu olur. Bunlardan biri de eğitimdir. Eğitim aslında hem resmi hem de resmi olmayan statüde değerlendirilmeli, çünkü bu kurumlarda resmi ideoloji ile birlikte eğitmenler müfredat içine serpiştirilmiş kişisel yargıları da yüklerler. Bu durumda “sosyal kontrol” işleviyle birlikte ciddi bir misyon yüklenmiş okul/zorunlu eğitim artık bir sosyal kontrol aracıdır. Peki nedir sosyal kontrol? Google’a yazdım bunu verdi: “Bir toplumda düzenin bozulmaması ve toplumsal birlik ve beraberliğin sağlanması için insanlar üzerinde etkili denetim görevi yapmaya ‘toplumsal kontrol’ denir. Toplumsal kontrolde temel amaç insanlar ve kurumlar arasında denetimi sağlayarak düzeni devam ettirmektir.”
Zorunlu eğitimi, devlet okullarının insanı otoriter ideolojik öğretiler ve taraflı önkabullerle donatması olarak anlamak gerekir. Teoride her ne kadar eğitimin ideolojik olmadığı, nötr olduğu vurgulansa da pratikte otoriter ideolojik öğretiler ve taraflı önkabullere dayalı bir eğitim sistemi planlı olarak geliştirildi. “Sosyal kontrol programı” olarak adlandırabileceğimiz devletin, kitlesel zorunlu eğitim uygulaması boyun eğen, itaat eden, sorgulamayan bireyler yetiştirme programı birçok eğitimci tarafından da eleştiri konusu olmuştur. Öyle ki, ödüllü öğretmenlerden John Gatto Taylor bu sistemi “tek müfredatı kötü alışkanlıkları öğretmek olan on iki yıllık hapis cezası” olarak nitelendirir.

Dünya genelinde bireyin kişisel gelişimini hedef alarak hayata geçirilen okullar, müfredat olgusuyla aslında emirlere uymanın, boyun eğmenin, ezber yaşamanın teorisini yaratan kurumlar olmuştur. Hemen her okulda kişisel gelişim, yeterlilik düzeyini artırmaktan çok, milliyetçilik anlayışı, bayrağa bağlılık, savaşın zorunluluğu gibi konular özellikle işlenir ve daha okula başlarken farkında olmadan savaş çığırtkanlığı yapan bireylere dönüşen öğrenciler görürüz. Tarih derslerinde yaşanmış savaşları kahramanlık hikayeleriyle bezemek, övgüyle söz etmek ilköğretimdeki çocukların hayaline bilinçli olarak yerleştirilen savaş seviciliği değil de nedir? Vicdan ve eleştirel düşünce bu nedenle geriye itilip, savaşı normal, olması gerekenler listesine kaydediyorlar. Tarihi hep savaş kazananların tarihi olarak anlattığımızda elbette akılda kalanlar, savaşta galip gelen komutanlar, imparatorlar olacaktır. Orada asıl savaşı yaşayıp ölenler sadece ismi olmayan “yitirilenler” olarak kalacaktır. Hiçbir etkisi olmayan, sıfıra denk düşen bir varlık… bu kadar.
Oysa okul genel anlamda bireyin kişisel gelişimine katkı sağlayan bir kurum olarak ortaya çıkmış olmalıydı. Bunun yerine, “disiplin eğitimi” ve devletin “organik – örgünsel karakteri”ne bağlılıkla gerçekleşiyor.
Modern devletin söz sahibi olduğu zorunlu eğitim, güçlü bir araç olarak tek bir dil ve kültür geliştirerek “ötekiler”i toplum dışına iterek kin, nefret, söylemlerini hayata geçirmeye yönelmiştir. Çünkü aslında zorunlu eğitimin özündeki temel hedef, çocukları ve gençleri erken yaşta katı ve sıkı düzene, otoriteye boyun eğmeye alıştırmak ve insandaki o doğal merakı ortadan kaldırmaktır.

Zorunlu eğitim kendinden vazgeçmeyi mi öğretiyor yoksa? Ya da Rousseau’nun dediği gibi “bir dizi hile”den mi ibarettir? Sorular, sorular…

Sorular demişken milli eğitimin “12 YIL ZORUNLU EĞİTİM – SORULAR – CEVAPLAR” internet sayfasında çok ilginç sorulara rastladım, bir göz atın…

Bir cevap yazın